EN
KUŞADASI
BELEDİYESİ
GİT
TR EN
Meryem Ana

MERYEM ANA EVİ'NİN TARİHÇESİ

Meryem Ana’ya ilişkin modern tarih, XIX. yüzyılın ilk yarısında, Ren’in Alman Kıyıları’nda, Vestfalya’nın bir kasabasında, Dülmen yöresinden bir köylü kadın olan Anna Katharina Emmerick’in (1174-1824) hasta yatağında başlar. O, şifa bulunamayan bir hastalığa yakalanmış, ıstırap içinde on iki yıldır yatalaktır. Fakat Mesih İsa’nın ve Meryem’in hayatı hakkında sahip olduğu özel görümler sayesinde teselli bulmuştur. Bu görümlerin uzaması, hastanın asla tanıyamayacağı kişileri, yerleri ve olayları olağanüstü ayrıntılı bir şekilde bildirmesi, kamuoyunun ve birkaç entelektüelin merakını çekmiş, ilgi ve hayranlık uyandırmıştır. Bunların arasında, Clemens Brentano isimli alman romantizm akımı şairi, 1818’e doğru Emmerick’in "sekreteri" olarak Dülmen’e yerleşir.

Gün geçtikçe, Emmerick’in söylediklerini, Mesih Isa ve Meryem Ana’nın hayatı hakkındakiler de dâhil olmak üzere not etmiştir. Topladığı materyali gözden geçirirken, Brentano bunları yayınlamayı düşünür ve 1835 yılında "Rabbimiz Mesih İsa’nın Çilesi" adlı bir kitap yazar. Onun ölümünden sonra da (1842) "Anna Katharina Emmerick’in görümlerine göre Meryem’in Hayatı" basılır.

Bu kitabın sondan bir önceki bölümünde şöyle yazılıdır: “İsa’nın göğe yükselmesinden sonra Meryem, üç yıl Sion’da (Kudüs), üç yıl Beytanya’da ve dokuz yıl da Efes’te yaşadı. Sen Jean, Yahudilerin Lazarus ve kız kardeşini denizde terk etmelerinden sonra O’nu buraya getirmiştir. Meryem, tam Efes’te değil; az civarında, bazı dostlarının yerleşmiş olduğu yerde oturuyordu. Evi, bir dağın tepesinde, Kudüs’ten gelen yolun solunda, Efes’ten 3,5 mil uzakta bulunmaktaydı. Bu kentin güneyinden, bir takım dar patikalar, yabani bitki örtüsü kaplı bir dağın tepesine ulaştırır. Zirveye doğru engebeli bir yayla vardır. Burası da bitki örtüsü ile kaplıdır ve yaklaşık yarım mil genişliğindedir. Meryem Ana’nın ikametgâhı işte burada kurulmuştur. Söz konusu bölge oldukça ıssızdır, şirin ve bereketli tepeler ile süslenmiş, küçük toprak aralıklarında mağaralar görülebilir; düzenli ama el değmemiş tepeleri, piramit biçiminde, gölgeli ve düzgün gövdeli seyrek ağaçlarıyla güzeldir.

Aziz Yuhanna (Jean) Meryem’i oraya götürdüğü zaman - O’nun için bir ev de hazırlatmıştı - bölgede, birtakım Hristiyan aileler ve dindar kadınlar yaşamaktaydı. Yarısı, ağaç yapılarıyla eve dönüştürülmüş mağaralarda, yarısı da çadırlarda yaşıyorlardı.

Bu insanlar, büyük zulüm ve kıyımdan önce, yukarılara çekilmişlerdi. Aralarında birkaç yüz metre mesafe olan mağaraları mesken tutarak, doğal oyukları sığınak seçerek, ama son derece ıssız edilmiş yerleri ikamet olarak kullanmışlardı. Sadece Meryem’in evi taştan yapılmıştı. Evin arkasındaki keçiyolundan dağa tırmanılıyordu. Kayalık zirveden, adalarla bezenmiş denizi ve Efes’i görmek mümkündü. Bu ıssız ve ıssız yer, birkaç mil uzaklıktaki Efes’ten daha yakındı.

MERYEM ANA EVİ’NİN TEKRAR KEŞFEDİLMESİNİN HİKÂYESİ (1891)

Meryem Ana’nın evinin tekrar bulunuşu, bir manastırın kayıtlarında anlatılan olaya bağlıdır. Bir gün İzmir Fransız Hastanesi’nde “Meryem’in Hayatı” adlı kitabın yukarıda sözü edilen bölümü, topluca okunurken, Efes’teki eve dair ayrıntılar, aynı yerde görev yapan Karitas Kızları’nın müdiresi Rahibe Maria de Mandat Grancey’in dikkatini çeker. İzmir Sacre Cocur Koleji’ııde öğretmenlik yapan ve ayin yönetmek için hastaneye gelen Lazaı isl l’edeı Jung ve Peder Poulin’den söz konusu “Vahiylerin” doğru olup olmadığını araştırmalarım ister.

Peder Puolin, o günlerde olup bitenleri kayıtsızca ve biraz da eğlenerek anlatmaktadır: “1890 Kasım’ınm ortasına doğru, İzmir’deki bazı din adamlarının eline “Anna Katharina Emmerick’in vahiylerine göre Meryem’in Hayatı" isimli bir kitap geçti. Başlangıçta din adamları söz konusu vahiylerin hiç de lehinde değillerdi. Ama cildi okuyup bitirdiklerinde bu kısa, saf, duygulu hikâyenin olağanüstü yalınlığına hayran olarak, şaşkınlık içinde kaldılar. Bu fantezinin gerçekliğini bulmak konusunda karar aldılar. Kitabın son iki bölümünde Emmerick, Meryem Ana’nın bir süre için, Efes civarında Sen Jean tarafından hazırlanmış bir evde oturduğunu söylüyor ve evi, yeri, manzarayı, yerleşim durumunu, mesafeleri en ince ayrıntılarıyla anlatıyordu.

Dolayısıyla da, herkeste bütün bu beyanların gerçekliğini bizzat görme arzusu doğdu ve oraya gitmeye karar verdiler. Bu açıklamaların doğru olup olmadığını ortaya çıkarmak için yapılacak tek şey bu idi. Ekibin başına en ateşli muhalif olan Peder Jung çağrıldı. O da yanına kendisi gibi 1870 savaşlarından dönmüş olan ve Emmerick’in vahiylerine kuşkuyla bakan başka bir din adamını aldı. Bagajların taşınması için de yardımcı olarak bir demiryolu görevlisini buldu. Emmerick’in açıklamalarının asılsız olduğu iddiasıyla zavallı bir hayalperestin hayal kurmasından kaynaklanan bu sorunu kesin surette çözmek için dağı incelemeye karar vererek ynl.ı koyuldular. Halbuki Aziz Yusuf’a adanmış, Azize Martha Bayramı’na denk gelen 29 Temmuz 1891 Çarşamba günü bu küçük grup, elde pusula, kitabın işaret ettiği yöne doğru ilerledi ve dağ ile karşılaştı. Araştırmacılar sabah saat 11’e doğru bir açık alana vardılar. Orada gayretler içinde tütünle uğraşan birkaç kadın gördüler. Eğer başka koşullar altında olsalardı bu yükseklikteki bir tarlada çalışanları görmek dikkatlerini çekebilirdi. Oysa bunlar yorgunluktan ve güneşten perişan olmuş ve bitmiş bir halde hep bir ağızdan “Su... Su...” diye bağırdılar. Kadınlar “Suyumuz hiç kalmadı. Ama manastıra inerseniz bulursunuz” cevabını verdiler. On dakikalık bir uzaklıkta bulunan küçük bir ormanı elleriyle işaret ettiler. Kafile derhal o yöne doğru hareket etti.

Devam eden araştırmacılar, su kaynağının yanı başında, ağaçlar altında yarı saklı bir evin, daha doğrusu bir kilisenin kalıntılarını görünce hayretlerini ifade etmekten kendilerini alamadılar.  Düşünceleri hemen Emmerick’in kitabına yöneldi. Açık alan, kalıntılar, zirvedeki kayalar, arkada dağ, önde deniz...

“Aradığımız ev gerçekten bu muydu?” diye düşündüler. Heyecan doruktaydı ve emin olmak gerekiyordu. Emmerick diyordu ki: “Evin bulunduğu dağın tepesinden, bir yandan Efes’in bir bölümü ve diğer yandan da daha yakında bulunan deniz görünür”. Yorgunluklarını, sıcağı ve susuzluğu unutan kafile, derhal yamaca tırmanıp tepeye ulaştı. İşte orada, sağda Ayasuluk (Selçuk), Panayır Dağı ve Efes’i nal şeklinde çevreleyen ova, solda deniz ve çok yakında Sisam Adası görünüyordu. Artık hiç şüphe yoktu.

Kafilede büyük bir sevinç patlak verdi. Ancak, hiç kimse bütün bunların böylesine birbirine uygunluğunun rastlantısal olabileceği düşüncesiyle kendini salıvermedi. İhtiyat, yargıları bildirmeden ve özellikle de başkalarına açıklamadan önce bütün ayrıntıları derinlemesine incelemeyi gerektiriyordu.

İki gün boyunca, herkesin bulunamayacağına inandığı şeyi keşfettiklerini bilerek ve bundan defalarca emin olmak için evi, çevredeki doğal yapıyı ve evin konumunu itinayla incelediler. Dosta ve düşmana bu keşfin sonucunu iletmek amacıyla, komite İzmir’e döndü.

On beş gün sonra, 13 Ağustos’ta ilk çalışmayı denetlemek üzere aynı yere doğru ikinci bir grup yola çıktı. Daha önceden elde edilmiş sonuçlar doğrulanmakla kalmadı; bunun yanı sıra Temmuz’daki araştırmalar sırasında kâşiflerin gözünden acele ile kaçmış ama, Emmerick’in vahiylerinin lehine bazı ayrıntılar da ortaya çıktı.

Bundan sonra 19-23 Ağustos tarihleri arasında üçüncü bir keşif gezisi sırasında grup başı olan Peder Jung’un yanı sıra, dört ya da beş kişi daha vardı. Orada bir hafta kaldılar. İlginç olabilecek her şeyi, eksiksiz ve doğru olarak inceleyip ölçtüler, resmini çizdiler, fotoğrafını çektiler.

İzmir’e döndüklerinde haritalar, şemalar ve fotoğraflar getirdiler. Ama en önemlisi de, araştırmaya gerek kalmayacak şekilde Emmerick’in anlattıklarını bulmuş olmanın eminliğine sahiptiler. ie edilmiş olanı Elde edilmiş olanı doğrulamak üzere devreye bu esnada dini yetkililer Sp'ulamak üzere girdi.

1 Aralık 1892’de İzmir (ve Efes) Episkoposu Mons. Andrea Timoni, kendisine nakledilenleri bizzat yerinde değerlendirme arzusuyla, aralarında din adamlarının da bulunduğu grubu ile birlikte Bülbül Dağı’na çıktı. Böylece gördüğü evle Emmerick’in tanımlamaları arasındaki benzerliği bizzat kontrol etme olanağı buldu. Şaşkın ve hayran bir halde hemen resmi bir belge hazırladı. Bu belgede; “Olayı Hristiyan dünyasına açıklama vakti gelmiştir. Meryem’in Efes’te yaşadığı süre boyunca ikamet ettiği evin, gerçekten o ev olup olmadığı değerlendirmesini bizzat sizler yapacaksınız” diye yazıyordu.

DİLEK DUVARI 

Meryemana evi Müslümanlar için de önemlidir. Meryemana İslamlığın büyük peygamberlerinden biri olan İsa (sa) nın annesidir. Bundan dolayı birçok Müslüman da dua etmek veya bir dilekte bulunmak için Meryemana evini ziyaret etmektedir. Dilekler bir parça kâğıt veya bir plastik parçası üzerine yazılmakta ve şapelin daha aşağısında bulunan duvara asılmaktadır. Bu duvar “dilek duvarı” olarak da tanınmaktadır.

KAYNAK SUYU

Meryem Ana’ya ziyaret, kiliseden çıkışta sağ tarafta bulunan merdivenlerden inilerek ulaşılan üç çeşme ile son bulur.

Merdivenlerin inişinde yer alan küçük dükkânda hatıra eşya satışı yapılmaktadır. Meryem Ana Evi, çevresi ve bu küçük dükkân, Müslümanlar ve Hıristiyanlar tarafından meydana getirilmiş olan Meryem Ana Derneği’nin mülküdür. Dernek, bağışlar ve söz konusu dükkândan elde edilen gelirden yararlanarak buranın gereksinimlerini karşılamaya çalışır.

Çeşmelerden, kilisenin yanı başındaki kuyulardan gelen içilir nitelikte su akar. Ziyaretçiler, bu suyun şifalı olduğu inancıyla tatmakla kalmaz, yanlarında da götürürler.

Bölgeyi gezdiren rehberler tarafından turistleri eğlendirmek için bu üç çeşmeye atfedilen aşk-sağlık-zenginlik ya da zekâ-hikmet-başarı gibi simgesel nitelikler sadece birer espridir. Sürekli yinelenen bir diğer davranış da çeşmelerin etrafındaki sarmaşıklara ya da ağaçlara adak niyetine bez bağlanmasıdır. Ama, maalesef bu davranış, çevreye ve ekolojik dengeye aykırı bir harekettir.

 

 

İLGİLİ RESİMLER

ÖZER KAYALI
KUŞADASI BELEDİYE BAŞKANI
ÖZGEÇMİŞİ
BAŞKANA MESAJ